4 Ocak 2010 Pazartesi

gösteri peygamberi

sevinince güldüm, üzüldüğümde ağladım; bir insan kaç çeşit duygulanabilirse hepsinde muvaffak oldum, hatta olması gerekenden daha fazla kaptırdım rolüme kendimi. hep sert tepkiler verdim. gülüşüm bile o kadar sivriydi ki, gamzelerimi oydu yanaklarımda. ağrısına tevekkülle katlanan insanlar tanıdım. hayatı öylesine sindirerek adımlıyordu ki birisi, ardında bıraktığı ayak izlerinde çiçekler vardı. hiçbir zaman onlardan biri olamadım. her daim çığlık çığlığa, küfür kıyamet algıladım hayatı. oysa daha yumuşak bir insan olabilirdim.. olabilir miydim?! ana renklerin vahşiliğinden azade bir hayatım olabilirdi. olabilir miydi?!

• dalgın belki, ama hoşgörülü bakışlar: lacivert…
• ışıl ışıl bir sevinç: pembe…
• teni okşayan ılık bir meltem gibi tebessüm: lila…
• bir eşlikçi misali hüzün: mor…


olmadı. daima biriktirdim, taşmaya meyilliydim, akacak kendime göre bir mecra bulamadım. yüzyıllardır boş kalmış bir mevkide, peygamberlikte karar kıldım.. taştım!!!
apar topar televizyonlara çıkardılar beni. binlerce röportaj verdim:

- kimsiniz siz?

- modern çağın ilk ve son peygamberi!

- evet evet. peki felsefeniz nedir? iyilik? doğruluk?? tevekkül???

- ne münasebet! sert bir oyun oynuyoruz. susarak kazanamazsınız, bu oyun kelimeleri bilenlerle oynanıyor ancak! diyorum size, o çaresizliği yaşadım. bir keresinde cümlelerim gitmişti benden. bir cevap aramaya çıktılar, biliyorum. sürekli neden? diye soran parmaklara devam etmesi için bir bahane vermek zorundasınız. dünya dönmeyi unutmuştu sanki. ve hayat… bitkisel sıfatlı bir hayattı benimkisi. uyanıyordum, yemek yiyordum, dışarı çıkıyordum fakat hiçbir şey hissetmiyor, olanlara tanım bulamıyordum, anlıyor musunuz? bitkisel hayat = tanımsızlık! tanımsızlık denen şey yorucudur, sınırları belli olmayan bir ülkeyi savunmak gibidir. evet, böyle bir şeydir işte, belki de her tanıma biraz girmek demektir. cevap bulamayınca da geriye dönmediler bir süre utançlarından.

- ama sonunda döndüler?

- evet, sonra. tam da gökyüzü tepeme yıkılırken ayaklarımın altından çıkageldiler. sıcak, tazyikli bir gayzer. o kadar şiddetli çarptı ki bedenime, iç organlarıma kadar yandım. beyaz kağıtlara haşlanmış organlarımın baskısını yapıyor ve atıyordum insanların önüne. beni anlayanların ve anlamayanların… yazmak denen şeyin çok ilkel, çok hayvani bir dürtüye karşılık geldiğini fark ettim. yaralanıyoruz, kanıyoruz; ve sonra gidip soydaşlarımızın önüne atıyoruz yaralı etlerimizi. bakın, diyoruz, işte tam buradan vurdu hayat beni, uf etti! birbirimizin yaralarını yalıyoruz sonra, iyileşsin diye. antiseptik, analjezik tükürüklerimizle bir yaşam destek ünitesi kuruyoruz..

- bize o günlerden bahsedin biraz. peygamber olduğunuzu ne zaman anladınız?

- anlamadım, karar verdim.

- efendim?!

- neden olmasın? dedikoducu kuşlar tünerdi geceleri aklıma. gevezeydiler. hiç tanımadığım insanlardan, hiç gitmediğim yerlerden havadis biriktirirlerdi; ve bir çırpıda dökerlerdi hepsini aklımın orta yerine. sabahla birlik uçar giderlerdi. dört bir yana koşardım değiş tokuş için. biri olmalıydı belki de, yalan! demeliydi, yalan! kuzey kutup noktasında, dünyanın kadim çekirdeğindeki bilgelikten beslenen başka bir yggdrasil yok, hem dünya da bilge değil zaten. bu da nereden çıktı? ve zamanın hiçbir diliminde var olmamış tüm bu insanlar… hepsi hayal ürünü!!!


“izlediğiniz filmde adı geçen insanların gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur! yaşananlar tamamen hayal ürünüdür!”

o zaman burada olmazdım. hıh, deliymişim gibi…

- değil misiniz?

- değildim. ve ama deli değilim. uğrayanın olmadığı uçsuz bucaksız bir çöl benim aklım. canlı namına yalnızca leş bekleyen akbabalarım var ve fazla beklemekten, ama sadece beklemekten kendi saçmalıklarını bilgelik sandılar. evet, saçmalık olduğunu kabul ediyorum, bakın. yaşamadıkları hayat hakkında fazlaca fikirleri vardı, görmedikleri dünya hakkında. beynin de bir doyma noktası vardır, fazla düşünüyorsan konuşarak kurtulman gerekir bir kısmından. ve anlatacak kimseleri yoktu, benden başka.. onlar anlattıklarının gerçekliğine inanırdı ve ben de inanmamak için bir sebep göremezdim. hala da görmüyorum. gerçek dediğin şey, bir seçimdir aslında. seçtiğin neyse gerçeğin odur. neden olmasın? neden dünyada bir yerde, zamanın çağıldayan bir nehir suretine büründüğü uzak bir ülke olmasın? öyle ki, kaynağına doğru yürüdükçe küçülürmüş insan, bebekliğine dönermiş. ölüm ya da yaşam bir tercih meselesiymiş. ama başa kaç kere dönerse dönsün, tek bir hayat hakkı varmış. ve başta hırslı bir aç gözlülükle sürekli kaynağa yolculuklar yapan bu tek ihtimalli insanlar, aynı şeyleri yaşamaktan yorulduklarında zaman nehrine atlar, çakıl taşı suretindeki binlerce ölümden kendilerine ait olanı ararlarmış. yalan!.. mı?

- devam edin…

- böylece düşlemeye başladım, deftere düş’ürdüğüm düşlerimi değiş tokuş etmeye adam aradım.. düş taciriydim ben. doymadım, durmadım; diğerlerine de özgürlük getirmek istedim, en azından düş’ün dünyasında. ve böylece kutsal bilgiye, başlangıcın sırrına ulaşabilmek adına kendimi yggdrasil’in dallarına astım. tam dokuz gün ve gece! ardından.. bildim!!!

“açın gözlerinizi bihaber insanlar, modern çağın peygamberiyim ben!”

- bize bir mucize gösterin.

- burada durup benim gerçekliğime inanmanızı beklemek bile başlı başına bir mucize değil mi? “sır”rı biliyorum diyorum size.

- peki sır ne?

- kelimeler! her şey onlardan önce de vardı ve ama hiçbir şey yoktu aynı zamanda.

- başlangıçta söz vardı gibi bir şey mi bu?

- “fiat lux!” hayır, ben bundan bahsetmiyorum. dudaklarımı oku, kelimeler diyorum, herhangi biri. tanrı bile bizimle iletişime geçebilmek için konuşmayı öğrenmemizi bekledi. öncesinde yapabileceği hiçbir şey yoktu çünkü, yaratmaktan başka. biz kelimeleri keşfedecek kadar olgunlaştığımızda ise, yarattıklarına şekil vermeye başladı.. başlangıç denen şey budur işte!

sonra kel ve kanatlı filozoflarımın anlattıklarını aktardım onlara. anlattıkça bana hayran kaldılar. beğenilme güdüsüyle zehirlenmiştim bir kere, daha çok anlattım. anlatırken kameraya nasıl daha fazla hoş görüneceğimi tartıyor, poz veriyordum. peygamberlik hiçbir şey değiştirmez, lanet olası keşlerdendim ben de; derimin altında o güne kadar farkına varmadığım bağımlılıklarım vardı. beni beğenin, diyordum avaz avaz, sevin beni! sonra kitlesel hayranlıklarından akan salyalarını şırıngalara doldurup beyin damarlarıma zerk ediyordum. o salyalar ki o zamana dek etime yapışmış tüm acıların köküne kibrit suyu döküyordu. sürekli reklam alıyorduk, milyon dolarlar benim etrafımda dönüyordu. mutluydum, beni dinleyenler mutluydu. her şey iyi, herkes güzeldi.

sonra.. sustum. duyduklarını hazmedebilmeleri için. sadece dinlemekle olmaz, biraz da düşünmeleri için. ve.. unutuldum!!! modern çağın, kelimeler olmadan kazanılamayacağını söyleyen tek peygamberiydim ben, ama susarak kaybettim. bu dünya fazla telaşlı, kıt zamanlı bir dünya, hafife almayın. koşturarak yaşıyoruz. bir yandan dişlerimizi fırçalarken hazırlıyoruz çocuklarımızın kahvaltılarını. sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz: okula, işe, sevgiliye… elektronik eşya dükkanının önünden geçerken, vitrine reklam amaçlı konmuş dev plazmalardan alıyoruz haberleri. üstelik en büyük haber bile –örneğin, ekonomik kriz; savaş değil kesinlikle!- ancak birkaç dakika erteleyebiliyor hayatlarımızı. ben onları çok daha uzun bir süre tuttum. kalıcı olabilmek için müsait bir yerde ölmeliydim belki de. belki de noktadan hemen sonra.. halkını ölmeden kurtarabilen bir peygamber gördünüz mü hiç?!

şimdi ise yırtık kanepemde pijamalarımla oturmuş, kendi hayatımın filmini izliyorum. vakit geldiğinde, sadece kendim için öleceğim ve size hiçbir anlam ifade etmeyecek ölümüm. olsun! ben söylemek istediklerimi söyledim, anımsayanınız çıkar belki uykudan önce…

“kağıt, kalem, mürekkep.
harftim; karıldım, dizildim, eklenip çıkarıldım.
sözdüm; iman vesilesiydim, söylendim, dilden dile gezindim.
sustum; sus oldum, puf! oldum, yok oldum, unutuldum..
amin.”

5 yorum:

  1. çocukluğumuz inanç pazarında geçti.seçim değildi,suç hiç değildi.bizim çocukluğumuz birilerinin seçimi de değildi.

    suskunluğumuz söz kalabalığında geçti.yasak değildi,yaşamak gibiydi.

    beklediğimiz peygamberlere geç kaldık,kimse sen niye erkenden geldin diye soramadı.

    YanıtlaSil
  2. Merhaba,
    Blog kullanımı ve blog tutma sebepleri ile ilgili bir araştırma yapıyorum. Aşağıdaki linkten ankete ulaşıp, doldurursanız bir blogsevere yardımcı olmuş olursunuz. Teşekkürler.

    http://www.surveymonkey.com/s/blog_kullanim_anketi
    veya

    http://nedenblogluyoruz.blogspot.com/
    Not: Araştırma sonuçları yine bu adresten yayınlanacaktır.

    YanıtlaSil
  3. Serious Blogger; ankete katıldım, birkaç soruya istediğim cevapları veremesem de, en yakın bulduklarımı işaretledim. ne kadar doğru çıkarsa artık..

    YanıtlaSil
  4. şikayete konu telefon numarası:544207037*
    dolandırıcıların telefonu numarası: 5463949494
    doandırıcı paravan şirket: unimobil

    vodafone kendine bir kılıf uyudup unimobil http://www.unimobil.com.tr/ sırketi ile vatandaşı dolandırıyor. bir ben degilim bir sürü vatandaş!!! kanıtı ise google!!! google a unimobil yazında bir sürü mağdur vatandaşın haberi çıkıyor. 18*3=54 TL paramı geri istiyorum. hangi hizmeti kullandığımı dahi bilmiyorum. vodafone u arayınca beni 0212 591 94 60 numaralı telefona yönlendirerek aklı sıra uyanıklık yapıyorlar(savcıya ış çıkartıyorlar) neyse o numarayı aradık. bır bayan cıktı. cevap olarak elinden gelenı ardınıza koymayın gıdın mahkemede halledın dedı. ve yuzumuze telefonu kapadı. resmen sinkaflı laf yemiş gibi oldum. bana yardım edersenız çok sevinirim. ekonomik durumum sakat. ama yinede ben yandıysamda başkaları yanmasın zaten bır suru yanan var.

    YanıtlaSil

doğaçlama iyidir..